denge

“eş”, “eşit”, “eşik” gibi kavramların birlikteliğini sağlayan iki harfi dikkate almayın. ard arda dile getirmemin amacı onu vurgulamak değildi. sonuçta gayeye katılan anlamın başka bir anlamın merkezine dayandırılması biraz sırtını duvara yaslamak gibidir. inancının kırılmaya yakın olduğu noktada attığın bitkin kulaçlar ile dubalara ulaşmaktan farksız duruyor. evet, bu engin bir deniz. görüş dediğin her halükarda boğulmaya mahküm fakat hapishaneleri de biz kurmuyor muyuz?

söylenişinde aynı hissiyatı uyandıran 3 sözcük ne kadar birbirinde uzak ve birbirine hasret değil mi? bu soruları da kendime soruyorum. dördüncü duvar ile bir meselem yok benim. var olmasından, anlatacaklarımın birilerine dokunup dokunmama kaygısından oldukça memnunum ama şunu da düşünmeden edemiyorum: bağımsızlıkların gömülü olduğu çukur da toprağa, taşa bağlıdır. özgürlük; ateşi harlayan suyun tezatlığında güçlenen bir metafordur. “aynı” ve “ayrı” ‘yı kurguladıkça daha da büyüyor gözümde. birey olmanın gücüne güçten fazlasını katıyor, inanç veriyor.

her neyse. kısacık ama kocaman diyalog balonları dolanıyor tepesinde binaların. iki harf sıcaklık verirken iki bedene, değmiyor sanki teninin her noktası tenine. ben veya bizden bağımsız, insanlıktan öte mealler bunlar… iki harf geliyor peşine ikiz kulelerin. ne arkadaşılar eskilerin ne de düşmanı. varlıkları sahte selamlaşmadan fazlası değil. zaten sonradan gelme, kaale bile alınmıyor. tabi aralarından biri başka hallere giriyor. aşılması gereken sınıra tekabül ederken aslında yolun sonu olduğunun farkına varıp arkasına döndüğünde gördüklerine şaşkın, çizginin tam ucunda bekliyor. “sıradanlaşma” kelepçisinin açılması adına atlaması gerekiyor fakat anahtar hiç olmamışçasına eski ikiliden selam geliyor. dön önüne sen de işte! ne umut eder durursun ve beni bir anne gibi nasihate zorluyorsun. bırakalım, bağlanmıyor çünkü birbirine. ne öncesi ne de sonrası bunların. yükler ağır gelir, denge bozulur. devrildiğinde kalkıp toparlanmak kolay gelir, yorulursun. her düşüşünde bir daha bozulur, nefesin daralır, üzülürsün.

bırak herkes aynı kalsın. ulaşmaya çalıştığın merdivenin demiri paslanmış. zaten yüzmeyi de çok bilmiyorsun. duba falan yok ortada. kıyıdan uzaklaşmadan kumlar ile saçmala kendince. yoksa sen de boğulursun.

tıkanma

her mevsimin kendine has bir ruh hali vardır ve bizler çoğu zaman karakterlerimizi bu durumlar ile eşleştiririz. kışın evine sığınan, sakin ev insanları ve yazın yeri göğü birbirine katıp alkolle harmanlayan insancıklar… bilmem kaç bin kilometreye sıkışmış bedenlere nefes aldıran ilk bahar; canlı yeşilin ağaçları, üstüne beyaz bulutlar serpilmiş mavi gökyüzü ve sonbahar. eylülden kasıma… hatta senenin çıkış kapısı aralık dahi sonudur mevsimlerin. karanlığıdır koskoca bir yılın! işte bahsini kendime borç bildiğim konuya geçmeliyim çünkü artık baharın da sonu geldi, senenin de. her ayrılışa karanlık çöker, sona erer aydınlığı vaktin fakat aydınlıklar huzur vermez bütününde dile gelenlerin ve bir karartı kalır geriye…

aitlik hissini tatmayan insanı yeryüzünde aramaya çalışmayın sakın! aile ve arkadaş hatta 24 kasım nezdinde öğretmen bile sahiplenir, rahatlatır hastalıklı ruhların takıntılı eksikliklerini. yeni dönem insanlık ile modern kalıpların arkasında birbirine girmiş ip yumağının tekabülü düşünce modelinin ittiği mental çöplük, binbir türlü tıkanmanın nedenidir. denizde boğulmuş kuru boğaz, alp dağlarında oksijene hasret ciğerlerin tek sebebi hastalıklardır. övünülen, üstüne üstlük arkasına saklanabilen hastalıklar. çözümü kendisinde tutup hiçbir zaman kullanmayı denemeyen bizler ve bizim zarar vermekten korkarken gördüğümüz avmler dolusu kömür, duman…

bodrum katında idi yakacaklarımız. ikiz kardeşim, elimizde bizim kadar kovalar ile kilolarca kömür. son gelen ışığı kapatır ama korkusu günlerce hatırlanır. mezara girmek, bilinmeyinin olmak kadar korkunç! güce ihtiyaç duymadan müdahale edilecek anahtar ulaşılmaz kalıyor, kimse anlayamaz. kimsenin anlamasına ihtiyaç duymamak da özgünlük, özgürlük yanında “havalı” olmak kadar anlamsız bir çaresizliktir.

yazacakları biriktirirken kusmak yerine cümlelerin arasında seyahet ederken harman etmek, yorgunluk atıyor üzerine benliğin. toprak toprak usulsüzlük. tükenmişlik gibi bir şey. eksik, yoksun duygulardan. maneviyatından materyaline yayılmış ve itirafa düşmüş yokluk. dağlara engin kelamlara bedel ifadeler ile “hiç” “bir” “şey”.